Ahmet Cevdet Paşa

1822 yılında Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğan Ahmet Cevdet Paşa ya da Lofçalı Ahmet Cevdet olarak da anılırdı. Önemli bir Osmanlı devlet adamı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın en önemli icraatı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye kısaca Mecelle olarak anılan İslam’a dayalı bir sözde modern bir hukuk kodeksi hazırlamasıdır. Abdülaziz’in padişah olduğu bu dönemde Sadrazam Ali Paşa’nın sunduğu ünlü reform tasarısında Fransız medeni hukukunun olduğu gibi alınıp uygulanması önerir. Fakat bu taslak kabul görmeyince bir yıl içinde islam hukukunu temel alan bir yasanın hazırlanmasına karar verilir. Bunun üzerine tarihçi ve hukukçu olarak bilinen Adliye Nazırı Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında yedi kişilik bir heyet oluşturularak Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye adı yasa oluşturulur. Aslında bu yasa bir nevi kuran-i Kerim’in hükümlerini kanun şekline sokulmasıydı. Ama bu vesileyle de olsa ilk defam İbn Haldun’un Mukaddime’si de Osmanlı Türkçeye çevrilmiş olur. 12 ciltlik Terkibi Cevdet Osmanlı Devleti’nin 1774-1825 yılları arasındaki tarihçesini ela alır. Bu eserin dışında önemli bir eseri de Kısa-ı Enbiya’dır.

Bu eseri okurken insanın aklına ilk gelen Müslümanlığın ya da Doğu’ya has devlet olmanın özelliğinde zorbalığın, zorlamanın ne kadar içselleştirdiğini ve bunun ne kadar normal bir şey olduğunu yeniden yeniden fark ediyorsunuz. Kitapta bu hissi ve düşünüşü hatırlatacak o kadar çok örnek var ki ben sadece ikisine değinerek kısaca meramımı anlatmak istedim.

 

Alıntı:

Resûl-i Ekrem, ne kadar cömert ve kerem sahibi oluğunu bu sefer de dosta düşmana bildirdi. Hatta ganimetler taksim olunurken, en ala cinsinden 100 kadar deve bir vadide bulunuyordu. Ümmeye’nin oğlu Safvan onları görünce “Ne ala develer” dedi, Resûl-i Ekrem de, “Öyle ise senin olsun” diyerek, develeri ona verdi.

 

Safvan’da evvelce Müslüman olmak için dört ay mühlet almak için mühlet almışken, artık müddetin dolmasını beklemeyip, “Bu kadar cömertlik, ancak  Peygamberlerin şanındandır” diyerek Müslüman oluverdi. Sayfa 309-300

 

Bu hikayenin özünde bir çok sorun ve çelişki var:

 

  1. Bir çok bilim insanı İslam’ın ilk ortaya çıkışında ve hızla yayılmasında ganimet motivasyonunun çok önemli bir rolü olduğunu söyler ki bu doğru bir tez. Bu teze göre, cihada giden cihatçıların ele geçirdikleri mal, mülk, arazi, altın, kadın ve köle gibi ganimetleri en azından Muhammed’in ölümüne kadar kendi aralarında eşit paylaştıkları savlanır. Ki bu hikâyede pekte öyle olmadığını anlıyoruz, ya da sadece Muhammed’in Peygamber olduğundan ötürü istediğine istediği kadar ganimet verme lüksü olduğunu anlıyoruz. Muhammed’den sonra bu düzenleme değişerek, artık ganimet sadece komutanlar arasında eşit dağıtılır. Sıradan askerlere de komutan aldığı ganimetten gönlünden kopanı verir.
  2. “Dinde zorlama yoktur” veya Medine Vesikasının Muhammed’in en önemli dinler ve inançlar arasındaki tahammülünü ön gören savın da burada pek geçerli olmadığını görüyoruz. Hikayede bir dinden veya inançtan bir başka dine veya inanca geçmenin gönüllüce olmasından bahsedebilmemiz mümkün görünmüyor. Mühlet/süre vermek sonuç itibarıyla bir zorlamayı en azından psikolojik bir zorlamayı içerir. İkincisi burada kurnaz bir siyasi kişilik olduğu açık olan Muhammed’in Arapların üst sınıfından olan Ümmeye oğullarından biri olan Safvan’a maddi bir rüşvet teklifiyle kendi tarafına geçirmeyi hesapladığını görüyoruz. Ona kendi dininin ne kadar adil ve ne kadar hakiki olduğunu anlatarak ikna etme yerine rüşvet vererek bunu başarmıştır. Yani her iki açıdan da bir gönüllük göremiyoruz.

 

Alıntı:

Sakif kabilesinin bir takım aşağı tabakası reisleri bulunan ve Araplar arasında çok itibarlı kimselerden olan Mes’ûd’un oğlu Urve’yi ok yağmuruna tutarak, şehid ettiler.

 

Resûl-i Ekrem ise Hevâsin kabilesi reisi olan Avf-i Nasrin’in oğlu olan Mâlik’e Sakif kabilesini sıkıştırmak için emir verdi. Bu suretle Mâlik Sakif kabilesini vurup, yağma eder, onlarda Tâif’den dışarı çıkamayıp, kalede kapalı kalırlardı. Gittikçe Hevâzin halkının tecavüzlerinden usandılar ve Sakif, bulundukları dinde yaşamayacaklarını anladılar ve hemen Resûl-i Ekrem’in Tebük dönüşünde kabilenin ileri gelenleri Medine’ye gelip, itaat edeceklerini bildirdiler fakat namazdan affedilmelerini istediler.

Hazret-i Peygamber ise, “Bir dinde ki namaz yoktur o dinde hayır yoktur” buyurdu.

 

Ayrıca Sakif reisleri, öteden beri taptıkları Lât adındaki putun üç sene kadar olduğu gibi bırakılmasını istediler. Resûl-i Ekrem kabul etmeyince, “Bari bir ay kalsın” diye yalvardılar. Resûl-i Ekrem onu da kabul etmediğinden, Sakifliler nihayet her teklifi kabul etme yolu ile imana geldiler. 326-327

 

Bu hikâye de de yine bir çok açıdan din özgürlüğünün olmadığını ayrıca din değiştirmenin zora, zorbalığa ve şantaja dayandığını görüyoruz.

Muhammed açıkçası bir kabileyi bir başka kabileye karşı kendi siyasi ve çıkar ilişkilerine göre kullanmıştır. Kabile değince sadece erkelerden oluşan askerler olmadığını düşünürsek, yapılan muhasara ve saldırı karşısında yediden yetmişe çocuk, ihtiyar ve kadınların olduğunu Muhammed’in bilmemesi mümkün değil. Yağmanın da kabilenin tüm fertlerine yönelik olduğunu söylememize bile gerek yok. Açıkça bile isteyerek, zor ve zulümle dinlerini değiştirmeleri sağlanmıştır. Hikayede yapılan baskı sonucunda Sakif kabilesinin artık bundan böyle kendi dinlerini yaşayamayacakları peşinen normal bulunmuş ve kabul gördüğüne şahit oluyoruz. Herkesin kendi dinin başkasına karışmadan yaşamasının bile mümkün olmadığını hikayenin finalinde görüyoruz. Sakif kabilesinin Tanrı olarak kabul ettikleri Lât putunun zaman şartına göre bir müddet olduğu gibi kalmasına müsaade edilmemiş ve yapılan şantaj ve zorbalık karşısında zorunlu olarak Müslümanlaşırlarken bile küçük istisnaları dahi kabul görmemiş. “Hak dini İslam”, “Barış dini İslam” mottosu sık sık tekrarlansa da İslam’ın özünde, kuruluşunda ve yayılmasında temel motivasyonun yağma ve ganimet, zorbalık ile şantajın da temel metot olduğunu Ahmet Cevdet’in Kısa-ı Enbiya kitabında da içselleştirilmiş bir şekilde açık seçik görüyoruz.

Büyükada, 11 Nisan 2019