Birinci bölüm: Özbekistan

TAŞKENT

12 Nisan Çarşamba.

Gece saat üçte de Taşkent Havaalanı’na vardık. Rehberin verdiği bilgilerdeki gibi öyle çok uzun süren bürokratik prosedür ve zaman kaybına takılmadan gümrükten çıktık. Sabaha karşı saat 4-5 gibi ancak pansiyonumuz Gulnara B&B’ye yerleştik. Yeni bir diyara gelmenin verdiği heyecanını yatıştırmayı becerebilirsek yatacağız.

Öğlene ancak kalktık, bahçede kahvaltıdan yaptıktan sonra kenti keşfe çıktık.

İlk önce yakınımızda olan Chorsu’yu (çarşı) gezdik. Taşkent’in on dört pazarından en büyüğü olan bu Bazar Kulkedosh Medresesi’nin yakınında büyük bir parkın olduğu alanın içinde yer alıyor. Chorsu bölüm bölüm bir bazar; çeşitli baharat, çiçek, sebze, ev eşyaları, et vb. Her şey satılıyor. Bazarın yakınında Cuma Cami’i duruyor. Cuma Cami’si Kolkedosh Medresesi’ne göre daha bakımlı, restorasyondan yeni çıktığı her halinden belli. Anlaşılan buralarda da cami hayırseverliği oldukça gelişkin! Daha sonra Almanca rehberimizden bu caminin onarımının Suudi Hükümeti tarafından yapıldığını öğreniyoruz.

Son yüzyıllarını kervansaray olarak geçirmiş Kulkedosh güzel bir ortaçağ İslami mimarlık eseri. Geçmişinde bir çok kez restorasyon görmüş olsa da, anlaşılan son restorasyonun üzerinden çokça zaman geçmiş, çünkü sökülmüş fayanslarından, yıpranmış duvarlarından ve hatta yer yer neredeyse harabeye dönmüş bazı bölümlerinden bunu fark etmek mümkün.

Taşkent düzlük bir alanda, büyük ve oldukça yeşil parkaları çok olan tipik Sovyet tarzı bir şehir. Caddeleri çok fazla geniş, devasa devlet binaları ve geniş park alanları eski Sovyet şehircilik anlayışının bir ürünü olduğu her halinden belli oluyor. Sovyet sitili şehircilik sanki İslami geçmişe ait yapıları gölgede bırakmış gibi. Ama her durumda Taşkent bir başkent olarak Sovyet, İslami ve birazda uyduruk modern sitillerin iç içe geçtiği bir mimariye sahip. Bir kaç farklı mimari tarz iç içe geçmiş gibi olsa da, en göze çarpan mimari stilin hiç şüphesiz Sovyet Mimarisi olduğunu fark ediyoruz. Bu karışık ve tuhaf çeşitliliğe rağmen yine de insana bir bütünlük içinde baktığında ilginç geliyor. Çünkü yer yer farkı mimari yapılar bazı zıtlıklar içerse de, kendi aralarında buranın koşullarına göre bir uyumluluk oluşturmuş.

Taşkent’in iki yüzü var:

Birinci yüzü, ortaçağdan kalmışçasına basit, alçak damlı, küçük ama zanaatkârların elinden çıktığı her halinden belli renkli, (özellikle mavi tonların baskın geldiği) yuvarlak demir kakmalı kapılarıyla, geniş bahçeli ve avlulu kerpiç evler. Bu geleneksel mahallelerin neredeyse her evinin girişinde geniş bir bahçe ve çardak (avlu) ve tadırılığı var. Sac çatılı basit kerpiç evlerden mahalleler şehrin biraz periferisinde kalıyor. Sovyet tarzının baskın geldiği merkez bölgeye göre buralar epey bir farklılık gösteriyor. Bu mahalleler bir nevi büyük bir köyü andırıyor. Ülkemizdeki gecekondu mahalleleriyle kıyaslanmayan en önemli özelliği daha fazla otantik olmaları. Çağımızın sanayi ürünü plastik eşyalar dışında her şey daha çok mütevazi ve sahici. Basit plastik zıtlığın hakim olduğu eğretilik burada fazla göze çarpmıyor.

Sokak aralarında sık sık, otlayan inek, avare avare yanınızdan geçen at, eşek, çığırtkan kümes hayvanları, bağırıp çağırarak oyun oynayan çocuklar ve taşa, tümseğe çömelerek güneşlenen ihtiyarları görmek, bu mahalle aralarında çok doğal bir görünüm. Caddelerin kenarında satranç oynayan ihtiyarlar ve onların hamlelerini arkadan halka olmuş şekilde seyreden insanlar bu koca köy resmini tamamlayan manzaralar.

İkinci yüzü kentin merkezini süsleyen devasa devlet binaları, geniş park alanları ve buraları gözetlemekle görevli polisler ve park peyzajcısı kadınlar. Geniş gösterişli parkları gezerken çalışan kadınlar ile söz konusu güvenlik güçleri dışında neredeyse kimseyle karşılaşmıyorsunuz. Onun için bizim gibi gezginlerin böyle yerlerden geçmeleri özellikle park bekçisi ya da güvenlik elemanları tarafından hemen dikkat çekiyor. Daha öncesinden Batı’dan aşina olduğumuz Gigantomanik şehircilik anlayışının merkezinde insan ve insanın bu mekanları kullanması ön görülmediğinden, her şey daha çok gösteriş ve güç göstermeye odaklı bir tarz olduğunu yavaş yavaş daha iyi anlıyoruz. Belli ki yeni Özbek egemenleri eski Sovyet kent anlayışıyla yaratılmaya çalışılan “ihtişamlı Özbek ulusçuluğu” bu şekilde devam ettiriyorlar.

13 Nisan Cumartesi.

Bu gün Taşkent’te gelişimizin ikinci günü.

Günlerden cuma, Taşkent’in en büyük bazarı olan Charsu’yu yeniden gezerek Taşkent’in Toshgend Vogsali (Tren Garı’na) Semarkand için bilet almaya gittik. Gar, devasa iki modern binadan oluşuyor. Aynı güzergah üzerinde Taşkent’in yine bir çok azametli gigantomanik yapılarına rastlıyoruz. Beyaz mimarisiyle Lomonosov Üniversitesi’nin Taşkent şubesi, Federovic Sanatoryum Kliniği ve Özbek Ulaşım Bakanlığı binaları bunlardan bir kaçını oluşturuyor.

Kocaman caddelerde ve şehrin diğer alanlarında göze çarpan önemli farklılık, yine eski bir Sovyet etkisi olarak inşaat sektöründe kadınların çalışıyor olmaları yeniden gözümüze çarpıyor. Kentin en canlı ve halkın en çok rağbet ettiği alanların çok sıkı bir kontrole tabi tutulduğunu, çok fazla güvenlik görevlisi veya bekçinin bulunduğundan anlıyoruz. Kentin metro giriş çıkışları, tren garı, park giriş çıkışları gibi alanlarda eşyalarınız ve üstünüz başınız didik didik aranabiliyor. Bu sıkı kontrollerin son yıllarda oldukça palazlanan cihatçı örgütler ve 2006’da Andijan şehrinde başlatılan ama kısa bir sürede İslam Kerimov tarafından kanlı bir şekilde bastırılan ayaklanmanın sonucu olduğu dış basında yer alıyor. Özellikle metroda bu kontrol çok daha özenli yapılıyor! Fazla sayıda polis “görevini” ifa ediyor. Bu arada Taşkent’in ilginç alanları ve binalarını gelişi güzel fotoğraflamanın mümkün olmadığını da öğrenmiş olduk. Bugün metro girişinde iliğimi çeken büyük devlet binalarından birinin fotoğrafını çekmek isterken polis müdahalede bulunarak, sert bir tonla fotoğraf çekmenin yasak olduğunu ihtar etti. Aynı polisin işgüzarlığı Avusturyalı arkadaşım Peter’in metro giriş duvarına oturmasına müdahale bulunarak devam etti. Bir anda gerçekten hepimizin canını sıkıldı.

Lakin seyahatte olduğumuz hatırlayarak biraz önceki can sıkıcı olayı unutmayı tercih ederek, Timur Caddesi boyunca, büyük park alanlarından ve koca binaların önünden geçerek Amir Timur heykelinin olduğu büyük parka vardık. Bizim resmi tarihimizde Timur Leng, ya da Aksak Timur’un burada Amir Timur olarak onore edilişi bende ve Avrupalı arkadaşlarımda bir anlık şaşkınlık yarattı. Sadece bizde değil Batı’da daha doğrusu Almanca konuşan coğrafyada da “Timurlan” yani Timur’un Leng’ten kaynaklanan bir tanımlanması var. Ayrıca Leng tanımlamasının farsça topal veya aksak anlamına geldiğini biliyoruz.

Amir Timur Anıtı ve heykelinin önünde bir kaç fotoğraf çektikten sonra parkta yine banklarda oturan ve gezen insanlardan çok, park işleri ile uğraşan kadın işçiler ve polislerin varlığı bir kez daha gözümüze battı. Parklar sadece gösteriş amaçlı olduğunu, eğlenme, oturma, karşılıklı buluşma ve sohbet etme ve zaman geçirme alanları olmadığını bir kez daha net bir şekilde artık öğrenmiş oluyoruz.

Özbekler tarihsel olarak Orta Asya’nın en mutaassıp Hanefi Sünni’si ve Türkmenlerin yanı sıra gerçek Türk kökenli olan halkı olarak bilinir. Genellikle acık ve samimi insanlar. Kadınları kendinden emin, direk insanın gözünün içine bakarak konuşuyorlar. Doğrudan insanın gözüne bakarak konuşma özellikleri ne doğu kültürüne, ne İslam kültürüne ait bir özellik olduğunu hatırlatmak gerekir. Bunun yetmiş yılık Sovyet döneminin Orta Asyalı kadınlara getirdiği bir kazanım olduğunu anlamak bence önemli. Taşkent’in her yerinde mutlaka sizinle konuşan birileri çıkıyor. Turist “kazıklamak” burada pek rastlanan bir alışkanlık değil. Daha doğrusu çağımızın alışkanlığı olan bu davranışın daha buraya ulaşmadığını söylemek daha doğru.

Özbek Ulusal Tarihi Müzesi

Öğleden sonra Özbek Ulusal Tarihi Müzesi’ni gezdik. Müze olarak çok iyi olmasa da, Türkiye’nin bir çok müzesinden daha iyi olduğunu gönül rahatlığıyla söylemek mümkün. Yıllar önce gezdiğim İzmir’in iki müzesinin ikisinin de müzelik oluşunu hatırladığımda buranın daha sahici bir müze olduğuna rahatlıkla kanaat getirdim. İzmir’de sözünü ettiğim müzelerin sanırım son düzenlemeleri 1950’lerden kalmaydı.

Özbek Ulusal Tarihi Müzesi kronolojik olarak düzenlenmiş. Kronolojik sıralamaya biraz dikkat ettiğimizde Cengiz Han döneminin atlandığını fark ettik. Cengiz Han dönemi es geçilerek doğrudan Timur dönemi ele alınmışi, bol bol onun ve döneminin kahramanlığına ve uygarlığa olan katkılarına atıfta bulunulmuş. Özbek Ulusal Tarihi söylemi Timur üzerinden oluşturulma çabası her biçimiyle karşınıza çıkıyor. Halbuki Özbek Han ile Dünya sahnesine ilk defa ayak basan Özbek devletine Timur Leng son vermişti. Bunun dışında gözümüze çarpan diğer önemli bir özellik; müzenin her köşesinde, mutlaka Özbek Devlet Başkanı İslam Kerimov’dan tıpkı ülkemizde Atatürk’ün veciz sözlerinde olduğu gibi bol bol alıntılara yer verilmiş olması. Demokrasiyi yadıysan merkeziyetçiliği ve ulusalcılığı kutsayan totaliter bir “medeniyet” ve kalkınma anlayışı tıpkı Sovyetlerin reel sosyalizm anlayışının bir devam olarak farklı bir şekilde Özbek ulusalcılığı üzerinden varlığını yeniden üretiliyor. Çok ucuzundan ulusalcılık burada neredeyse tüm kamu kuruluşlarında ve alanlarda binaların duvarlarına, çatılara yazı, afiş gibi bir çok araçlarla yapılıyor. Olayın ilginç yani Kerimov’un da içinden geldiği Sovyet dönemi tamamen yadsınarak ve yok sayılarak yapılması. Yani sanki bu ülkenin bir Sovyetler Birliği geçmişi yokmuş ve düne kadar Özbek Komünist Partisinin ve yine Özbek Devlet Başkanı olan Kerimov’un bu dönemde önemli görevler üstlenmemiş! Müzenin kronolojisinde Sovyetler Birliği süreci çok kısa bir şekilde neredeyse bir kaç cümle ile geçiştirilmiş. O dönem Özbeklerin kimliksizleşme ve uluslaşma sürecinden uzaklaşması olarak kısa bir şekilde ifade edilmiş. SB dönemi, daha çok İkinci Paylaşım Savaşı kronolojisi içinde işlenmiş. Bunun sebebi, bu savaşta çok sayıda Özbek vatandaşının ölmesi ve Özbek asıllı Kızıl Ordu tankçıların rolü ile değerlendirilmiş. Özbekistan, Sovyet Cumhuriyetlerin iş bölümü çerçevesinde tarım ülkesi statüsündeydi. Özbekistan bu anlamda Sovyetler Birliği’nin tarımdaki modernleşme modeli olarak Dünya’ya tanıtılmıştı. Dolayısıyla pamuk başta olmak üzere diğer tarımda traktör kullanımının Ukrayna’dan sonra en yaygın olduğu ülkeydi. İkinci Dünya Savaşında çok fazla kayıp veren Kızıl Ordu, tankçı sıkıntısını Özbekistan’daki çiftçilerden gidermeye çalışmıştı. Traktör kullanan Özbek çiftçiler hızla tank savaşında etkin olmuş ve savaşta önemli bir işlev görmüşlerdi. Savaşın en can alıcı dönemlerinde Özbek tankçıların savaşta gösterdikleri kahramanlıkları uzun yıllar kuşaktan kuşağa ve kulaktan kulağa yayılmasına sebep olmuştu.

Daha düne kadar bütün Sovyet ülkelerinin meydanlarını süsleyen Marx, Lenin’ ve Stalin’in adları ve heykellerinin bir çoğu özellikle başkenterden kaldırılmış durumda. Artık o devir kapatılmış bunun yerini yeni bir ulus yaratma ve bunun için yeni bir paradigma oluşturulma çabası almış durumda. Düne kadar Özbekistan dahil, SB’nin ders kitaplarında Timur kafataslarından tümülüsler yapan despot bir hükümdar olarak yer alırken, artık bizzat Timur’un üzerinden yeni bir ulus tarihi oluşturulmaya çalışılıyor. Timur’un heykelleri kaldırılan sosyalist liderlerinin yerini almış durumda. Özbekistan’da şahit olduğumuz bu durum bana ülkemizde Kemalist Ulusalcılığın yeni ulus yaratma çabasını hatırlattı. Bu yeni ulus tarih yazılımının en ilginç ve ironik yani; Timur’un bugün Turancı ve Türkçü tezlerin dayandığı dönemin bir parçası olan Özbek Hanlığı, Altınordu ve Kahanad devletlerine son verdiğinin hasır altı edilmiş olması. Ayrıca Timur’un ölümünden sonra yeniden palazlanan ve hep Osmanlı’nın desteğini gören Özbek Hanlığı süreç içinde Timur’un torunu Babür Han’ı yenmiş ve Babür Han geri kalan kuvvetlerini toplayıp kendisine yeni bir kapı olarak güneye, yani Hindistan’a yönelmişti. Babür Han Hindistan’ı kısa sürede egemenliği altına alıp Mogul (Babür) İmparatorluğunu (1526-1858) temelini atmıştı. Tarihin önemli kesitini teşkil eden Timur İmparatorluğunun Özbekler tarafından yok edilişi bilinçli şekilde kayda alınmamış. Tersine gerçeklikten uzak mitler üzerinden bir yeni ulus tarihi yaratılarak, bir fiktif düşünce olan ulus devletler zincirine bir yeni biri daha ekleniyor.

Müze ziyaretini bitirdiğimizde Kerimov’un laflarına karnımızın tok olduğunu fark etsek de, aslında karnımız bildiğimiz gerçek yemeğe fazlasıyla açtı. Zengin mutfağına cüzdanımızın el vermediğini bildiğimizden ve ayrıca bu mutfakta fazla gözümüzün olmamasından, gezdiğimiz alana yakın Chorsu bazarındaki küçük bir lokantada karnımızı doyurmaya karar vererek, Özbeklerin klasik “Ponç barmax” (beş parmak) dedikleri etli pilavını yedikten sonra, çevre keşfi yapmaya biraz daha devam ettik. Daha sonra Gulnara Pansiyonuna dönmüş olduk.

Taşkent’i Keşfetmeye Devam Ediyoruz

14 Nisan, Pazar.

Semarkand’a gitmek için tren biletleri dahil tüm hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra artık gönül rahatlığı ile tipik turistik mekanların dışında kalan yerleri keşfe çıkabilirdik. İlk önce ara mahallere daldık. Buralarda İngilizceyi hemen hemen hiç kimse bilmiyor, bizde de birkaç kelime dışında kimse Rusça bilmiyor. Sokak aralarında bir çok insanla Türkçe, Özbekçe ve Farsça kelimelerle sohbet etmeye çalışıyoruz. Benim dillere, tarihe ve kültürlere yönelik bitmek bilmeyen merakımdan ne yapıp edip insanlarla bir şekilde diyalog kurmam iki arkadaşımı sık sık şaşırtıyor. Sokakta Özbeklerle konuştukça Özbekçenin Türki bir dil kökeni olmasına rağmen çok fazlasıyla belki de Türkçeden çok daha fazla Farsçanın etkisinde kaldığını fark ediyorum. Taşkent’in azman yapıların uzağındaki daracık sokaklarıyla gecekondu tarzı konutlar dahil kerpiçten avlulu ve tadırlıklı damlarla karşılaşıyoruz. Bu evler çoğunluğu kerpiçten olsa da bazıları çakıl, kerpiç, tahta ve tuğla karışımı kâgir evlerden oluşuyor. Mahalle aralarında geziyoruz. Bu mimarı tarz belki de tarih boyu denenmiş, depreme karşı en iyi tarz olabileceğine dair üç arkadaş fikir yürütüyoruz. Daha sonraları bu tarz yapılara şehir içinde de sık sık karşılaşacağız. Sokak ortalarında sık sık top oynayan çocuklar, gruplar halinde giydikleri parlak elbiselerden düğüne gittikleri belli olan kadınlarla ayak üstü kısa sohbetler yapıyoruz.

Taşkent’in ara sokaklarından geçerek bir kaç cami ve medreseyi gezdikten sonra, Özbekistan Ulusal Libaslar (tekstil) Galerisi’ni geziyoruz. İpek dahil farklı farklı kumaş türlerine gözlerimiz kamaşarak bakıyoruz. Açık, parlak renkli desenler ve motiflerin içerdiği bir çok zanaat eseri sayılabilecek sergiyi hayranlıkla geziyoruz. Her nedense bu kadar cırtlak ve açık rengin neden burada bize uyumlu geldiğini insan bir anda çözemiyor. Doğu’nun masallar ve destanlarından hatırladığımız renkliliği ve ihtişamını insan ancak burada yerinde karşılaşınca ne anlama geldiğini hissedebiliyor. Milli Libaslar Galerisi’ni gezdikten sonra ben ve Peter daha önce planladığımız Kast-i İmam’i görmeye gidiyoruz. Gezmekten yorgun düşen Peter’in eşi Anna internet cafeye uğradıktan sonra pansiyona geçeceğini söyleyerek bizden ayrıldı.

Kast-i İmam ve Osman’ın Musafı

Kast-i İmam, bir çok yapıyı içine alan bir kompleksten oluşuyor. Birden fazla cami, medrese, kütüphane, türbe, yatakhane ve müzeden oluşan külliyenin yanında aynı zamanda Buhari İslam Enstitüsü de var. Kütüphanede çeşitli tarihlere ait elyazması Kuran-i Kerimle, çeşitli ülke diplomatlarının ve zamanın devlet adamlarının hediye etiği Kuran-i Kerimlerin yani sıra, 3. Halife Osman’ın yedinci yüz yılda düzenlediği Mushaf-ı Osman da bulunmaktadır. Benim için en önemli ve ilgi uyandıran eser buydu. Çünkü Kuran’ın ilk 6 nüshasından biri olan bu eserin oluşum sürecinin arka planında hem İslam toplumunun oluşmasının, hem Arapçanın yerel ve zayıf bir dilden İslam Devleti’nin gelişmesi sürecinde nasıl zengin bir kültür diline dönüştüğünü hem de dönemin Arap egemen sınıflarının arasındaki iktidar savaşlarının izi var.

Bir vitrin içinde ve bir gözlemcinin gözetiminde ki Osman’ın derlediği bu Kuran’ı yakından incelemeye çalıştım. Nerdeyse her yaprağı birer metreyi bulunan bu eserin yazı biçimine iyice dikkat etmeye çalıştım. Dümdüz hiç bir işareti, herekesi olmayan, tek düze bir yazı ile yazıldığını gözlemledim. Günümüzün Arapçasına karşın bu eserde hiç bir apostrof, herke, işaret, çentik gibi bir şeye rastlamadım.

Örnek verecek olursam: Türkçede S harfini düşünelim. S harfinin alt tarafına bir çentik atılarak Ş adında yeni bir harf ve yeni bir ses oluşturulduğunu hepimiz biliyoruz. Dilbilimciler ve tarihçiler Kuran’ın yazıldığı çağda Arap alfabesinin sadece on beş harften oluşturmasında hemfikir. 15 harf gibi çok kısıtlı bir alfabeyle yazılan Kuran’ın çok doğal olarak içinde birçok çelişki ve anlam karışıklığı barındırması normal. Bunun aksisini savunmak aslında anormal. Sami dillerinin içinde Aramcanın yerel bir lehçesi ve çorak bir dil olan Arapça ile yazılan Kuran’nın bu hali tüm çelişkileriyle beraber 150 yıl bu şekilde devam ediyor. Ancak 150 yıl sonra Abbasiler döneminde var olan çelişkileri mümkün olduğunca azalmak amacıyla yeniden ele alınarak revize ediliyor. Günümüzdeki Kuran, Abbasiler döneminde 150 yıl sürecinde artık zenginleşmiş bir dil olan Arapçanın ışığında yeniden ele alınıp revize edilen Kuran’a dayanmaktadır. Kast-ı İmam’da gördüğümüz ve Osman döneminde 15 harfle yazılmış Kuran’ın aslında bir sürü macerası var. Ama konumuz bu olmadığından kısaca değinip geçmek istedim. Kuran sadece bu meseleden dolayı bile ciddi sorunsalı olan bir eser. Yasağa rağmen Osman’ın Kuran’ının bu nadir nüshasından yarım yamalak bir fotoğraf çekmeyi başarıyorum. Sonra Samani dönemine ait tarihi yerleri geziyoruz. Samaniler Orta Asya’nın İslamileştirilmesinde çok önemli rol oynamış İranlı bir hanedan bir devleti olarak bu bölgede kurulmuş. O dönemde önemli bir Zerdüşt merkezi olan Maveraünnehiri yani Transoksanya (Nehirin ötesi) bölgesi Samanilerin önemli katkılarıyla zorla müslümanlaştırılmıştır. Bu ancak uzun bir süreçtr olmuş ve zulüm ve zor kullanılarak başarılmıştır. Camiye dönüştürülmüş Zerdüşt tapınağının yanı sıra Pazar ve bazı kalıntıların yanı sıra zar zor seçilen kale duvarlarını gezdikten sonra pansiyona dönüyoruz.

Pansiyonda duş alıp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için kararımız geleneksel Özbek yemek olan at eti yemekti. Öyle de yaptık. Lakin çok iştahla yediğimiz söylenemez. Belki bilgisizliğimizden kaynaklı yağlı ve sert kaslı bir at yemeği türünü seçmiş olabiliriz. Bir kamu kuruluşu olan, Özbek Milliy Thomalari (Özbek Ulusal Yemekleri) restoranındayız. Cadde kenarında şiş kebapçıların oturduğumuz terasa saldıkları duman tütsüsü altında sert at eti yemek pek romantik olmadı. Ama domates ve diğer yeşil sebzeler çok lezzetliydi. Çocukluğumda yediğim köy domateslerin baş döndüren o güçlü tadı vardı.

15 Nisan, Pazartesi.

3. mevki trende Semarkand yollarındayız. Anlaşılan Özbekistan’da hâlâ üçüncü mevki varlığını koruyor, hem de televizyonlu! Koltuklar rahat ve geniş. Vagonunuz yumurta kızartma et ve başka yiyeceklerin kokteyl kokusu istilasında yolculuk yapıyoruz. Zorunlu olarak pencereleri aralıyoruz. Yüzü ciddi bir kondüktör biletimizi, yer numaramızı ve pasaportumuzu tek tek kontrol ediyor. Tepemizdeki TV’den acıklı, ulusalcı ve aşk içerikli pop klipleri eşliğinde yüksek, ama yarı çöl konumunda olan bir ovada yol alıyoruz. Bu bölge Abu Derya’nın geçtiği bölgeler. Güneybatı yönünde çok uzakta Pamir Yüksek Geçidi taraflarındaki tepesi karlı sıra dağları görüyoruz. İpek Yolu’nun mistik kenti Semarkand’a varmak üzereyiz.

Semarkand

Bin Bir Gece Masallarında sık sık adı geçen, milyonlarca insanın ruh dünyasını beslemiş, hayal dünyalarını süslemiş Semarkand. Doğulu insanlar gibi benim de ruh dünyamı hep etkilemiştir. Okuduğum bir çok kitabın satır aralarında Semarkand hep var olmuştur. Bir çok şiirde, edebi metinde sonsuz mutluluğun ve saadetin ruh çağırma imgesi olarak Semarkand hep vadi. Aklımın ücra bir köşesinde sürekli varlığını sürdüren Semarkand şehrine nihayet gelmiş bulunuyoruz. Gerçekten mutluyum. Doğunun Telkarisi, bir zamanların bilim ve sanat yuvası, İpek Yolunun nazlı incisi Semarkand’dayım.

Semarkand 350 bin nüfusu ile Özbekistan’ın ikinci büyük kenti. Denizden yüksekliği 700 m. Bin Bir Gece Masallarına konu olan bir tarihi kent olduğu kadar, günümüzde Özbekistan’ın önemli bir sanayi kenti de sayılır. Bir havaalanı ve 1896 yılından beri Türkmenistan’daki Türkmenbaşı şehrini Taşkent’e bağlayan Trans-Hazar demir yoluna sahip. Birbirine benzeyen eski Sovyet döneminden kalma düz yapılar ve günümüzde yine birbirine benzeten modern yapıların yanı sıra, “geri kalmışlığın” simgesi kerpiç evlere çokça rastlansa da, Semarkand’ın asıl mimarı özeliğini masallar dünyamızdan kalma hayranlık uyandıran kervansaray, cami, medrese, mescit, türbe, anıtmezar, kilise ve sinagoglardan oluşuyor. Bu yapıların içinde hiç şüphesiz asıl damgasını vuran zamanın üniversiteleri olan Medreseler, kervansaray ve hamamlar. Bu eserler ve mimari tarz daha çok Timur ve Timur İmparatorluğu dönemine ait.

Semarkand: samar= verim, semere, kand= yerleşim yeri, kent anlamına gelmektedir. 2 750 yıllık geçmişiyle Semarkand, Dünya kültür merkezlerinin en eskilerinden biri sayılmaktadır. Semarkand antik cağda İrani bir kavim olan Sogdlar’ın başkentliğini yapmış, İÖ. 329’da Büyük İskender’in, İS. 97’de Çinilerin eline geçmiş. 2. ve 7. yy. da Sasanilerin önemli bir kenti olarak varlığını sürdürmüştür. Müslümanlar Qutayba öncülüğünde, 712 yılında şehri Sasanilerin elinden alıyorlar. Tarihin çeşitli dönemlerinde Moğol hanlarının, Samani, Selçuklular sultanlarının ve Harzem Şahların egemenliği altında kalmış. Semarkand, belki tarihte altın cağını Timur ve Timuriler döneminde görmüş, 15. Yüzyıl döneminde Dünya’nın en önemli ve en güzel kenti sayılmıştır.

1500-1599 yılları arasında Şaybanilere başkentlik yaptıktan sonra, Semarkand uzun bir süre önemini kaybederek, tarihçilerin, seyyahların iliği alanının dışında kalmış. Elbette bunun en önemli sebebi hiç şüphesiz Cristof Colomb’un Amerika kıtasını keşfederek, dönemin en büyük ticaret yolu olan İpek Yolu’nun devre dışı kalmasıyla yakından ilgili olsa gerek.

1868 de Semarkand Rus Çarlığı egemenliği altına giriyor. Daha sonra 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında 1924-1930 yılları arasında oluşan Özbekistan’a başkentlik yapıyor.

Registan Meydanı

Registan deyince hiç şüphesiz Semarkand’da ki üç devasa Medrese akla gelir.

Üç uyumlu şahesere aynı anda çıplak gözle baktığında resim ve bu şaheserlerin fotoğraflara neden sığmadığını hemen anlıyorsunuz. Kocaman olsalar da kaba ve korkutucu değiller. İnsanın içini hayranlık ışıltısı kaplıyor, adeta hoş duygular aklınızı başınızdan alıyor. Sıradan ter dökmüş işçisinde, imar plan taslağını çıkaran mühendisine, her bir fayansına fırça atan kaligrafına kadar herkesi minnetle anıyorsunuz. Sanki hepsinin mutlu gülümsemesi gözlerinizin önüne geliyor. Onları elini kalbine götürerek içtenlikle ve saygıyla anıyorsunuz.

Hippilere mahsus nitelikte bir konukevine yerleşiyoruz. İç avluda birer demlik yeşil çay içtikten sonra bir iki saat dinleniyoruz. Böylece bahar olmasına rağmen yakıcı öğlen sıcağından kurtuluyoruz. Akşama doğru artık heyecanımıza yenik düşerek Registan Meydanı’na varıyoruz.

Semarkand, Taşkent’e göre epey farklı şehir. Belki biraz daha taşra ama daha şirin ve ve İslam mimarisinin baskın olduğu bir kent. Taşkent gibi gigantomanik binalar ve insansız büyük parkları yok. En azından parklarında, yok kenarlarında oturan ve avare avare gezinen insanları var. Başkentlere özgü memur tipi insanlar fazla göze çarpmıyor, sıradan ve rahat insanlar burada çoğunlukta. Bu farklılıklar hem sosyal sınıf farklılığına, hem de etnik ve kültürel özelliklere tekabül ediyor. Özbekistan’ın önemli azınlıklarından biri olan Tacikler en çok bu bölgede yaşıyorlar. Semarkand’ın asıl ekonomisi sanayiye dayansa da, turizm ve başka kaynaklarda önem arz ediyor.

Caddelerde ve turistik bölgelerde tıpkı Taşkent’te olduğu gibi burada da İngilizcelerini geliştirmek amacıyla yanımıza gelip sohbet etmek isteyen küçük bir üniversite öğrencisi grupla karşılaştık. Sohbet bir çok farklı konulara sıçrayarak devam etti. Bu vesile ile Semarkand ve Özbekistan hakkında bir çok yeni bilgiler ve tavsiyeler edindik.

Yeni Semarkand’dan akşam yemeğinden sonra yatacağımız yere yani eski Semarkand’a geri dönerken, bir kaç saat önce gördüğümüz 3 medreseden fon müziği eşliğinde megafondan sesler geliyordu. İlk anda bu seslerin Özbekçe olduğunu sandık, ama yaklaştığımızda bunun müzik eşliğinde Fransızca bir şiir dinletisi olduğun anladık.

Batan güneşin kızıllığı turkuaz medreselerin kubbe ve minarelerine vururken alan artık yavaş yavaş alaca karanlığın teslim olmak üzereydi. Bu şöleni izlemek için önceden bilet almak gerekiyormuş, ama bizim bundan haberimiz yoktu. Bu güzelim mekanı ve şiir dinletisini bırakıp gitmeye içimiz el vermiyor. Üçümüz Registan Meydanı’ndaki merdivenlere oturup, yanımızdaki Özbek gençlerle birlikte meydanda sülünler gibi gezen dans grubunu ve şiir dinletisini izlemeye koyulduk.

Hafif aydınlatma eşliğinde güzel bir erkek sesi ya bir şiir, ya mistik bir hikaye veya bir masal okuyordu. Okunanı anlamasak da sesin ahengi ve müziği ruhumuz anlıyordu. Zaman zaman yanıp sönen renkli yumuşak ışıklar eşliğinde bütün yapı kompleksi gözlemimizi kamaştırıyordu. Mineler, kubbeler ve duvarlar çeşitli renk ve ışık tonlarıyla yavaş bir akış içinde sürekli bir değişime uğruyordu.

Gösterinin bitmesiyle pansiyonumuza gitmek için yola koyulduğumuzda minarelerin megafonlarından hala ilahi bir müziğin sesi gelmeye devam ediyordu. Gitmeye yine gönlümüz el vermedi ve bir duvara yaslanıp biraz daha dinlemek istedik. İlahiyi dinlerken bu kocaman mimari yapının minare ve kubbelerinin loş ışığa batmış silueti sanki bir masal kitabındaki resim gibi gözlerimizin önünde duruyordu. Kubbe ve minarelerden müteşekkil siluetinin ötesinde ve arkasında sanki başka bir masal şehri varmış duygusu yaşıyorduk..

16 Nisan, Salı.

1001 Gece Masalarında adı sık sık geçen Semarkand! Kitay’dan (Çin) gelip Fars ülkesine, Akdeniz’e kadar giden yolun kavşağı Semarkand’ı gezmeye doyamıyoruz. Ortaçağdan günümüze milyonlarca insanın rüyalarını, hayallerini süsleyen Semarkand! sayısız orientalistin (şarkiyatçı), binlerce genç kızın ve binlerce genç cıvanın yüreğini belki günümüzde hoplatmıyor, ama benim kuşağım dahil tüm kuşaklarda bu hep var olagelmiştir!

Hayatımda ilk kez geldiğim Semarkand’a belki de son gelişim olacak, onun için hem fazla heyecanlı ve bir o kadarda bir şeyi kaçırmama tedirginliği yaşıyorum. Onun için

Sabahın ilk ışıklarıyla sokaklarda gezinmek için erken kalkıyorum. Uzun yıllar hapiste kalmış ve yeni özgürlüğüne kavuşmuş bir insanın acemi adımlarına benziyor adımlarım. Bir çocuk gibi sağıma soluna bakınıyorum. çevrede gördüğüm yazıları kril ve yer yer Latin harflerle yazılan yazıları okumaya çalışmak, rutin güncel yaşamı içinde hareket halinde olan insanları gözeterek yürüyorum sokakları, caddeleri. Dikta rejimi altındaki bir ülke olmasına rağmen insanlar rahat ve güler yüzlü. Maaşlar düşük, tüketim az ve lüks hayat yok gibi burada, ama kapitalist serbest piyasaya geçen diğer eski Sovyetler Birliği ülkelerine kıyaslandığında işsizlik, açlık sınırında yaşayan yoksullar yok. Herkesin evi ve işi var. Eğitim halen parasız.

Semarkand 15.yy. da çevresindeki köylerle birlikte Nanjing ve Bağdat’tan sonra yarım milyon nüfusuyla Dünya’nın üçüncü büyük kenti konumunda olduğunu düşündüğümde, kentin tarihsel öneminin ne anlama geldiğini daha ciddiye almak ihtiyacı duyuyorum.

Üç Medrese

Semarkand Registan Meydanı’nında (registan-kum) yer alan üç yapıyı sırayla yalnız başıma geziyorum.; Timur’un torunu Ulug Beg Medresesi (1417–1420), altın yaldızlı anlama gelen ve dilimizde daha çok telkâri olarak telaffuz edilen Telkori Medresesi (1646-1660) ve kaplanlı anlamına gelen Sherdor Medresesi ( 1619-1636). Tarihin çeşitli dönemlerinde bir çok kez restore edilmiş bu şahane eserlerin kendisine özgü özellikleri var. Majolika denen fayans boyama tekniğinden gözleriniz kamaşıyor.

Sağdaki Sherdor Medresesi’nin ivanı (cümle kapısı) üstünde İslami anlayışa ile yapılsa da sağlı sollu iki kaplan ve ortasında bir güneş deseni var. En eski yapı olanı soldaki Mirzo Ulug Beg Medresesi duruyor. Ortadaki tarihi eser Telkori Medresesi ve Jome Camii (Cuma Cami) sağdaki Sherdor Medresesi (1619-1636) gibi, zamanın Semarkand hükümdarı Yalangutsh Bohadir tarafından yaptırılmış. Avludan geçerkek soldaki büyük giriş kapısından içeri girer girmez hemen karşınıza fresklerle karşılaşıyorsunuz. Tepeden tırnağa bütün iç mekan hünerli ellerin eseri ince altın yaldızlı hatlarla sizi olağanüstü bir mekana geldiğinizi size hatırlatmış oluyor. Bakakaldığınız duvarlarda ne bir resim ne de başka bir şekil aramanıza gerek yok; güzelliğine, dökülen göz nuruna ve sabra hayran kalmanız fazlasıyla yeterli oluyor.

Sherdor (Kaplanlı Kapı yada Kaplan Taşıyan) Medresesi’nin ivanının en üstünde

İranlıların Zerdüştlükten ayrılıp yeni bir din olan Mitrahizm kurucu tanrı insan Mithra’yı temsil ediyor. İki kaplanın ortasında ve ivanın tam üstünde sarı renkte bir güneş, nakşedilmiş. Mitra insanla-tanrı, iyilikle-kötülük arasında elçilik eden bir peygamber. 16. Yy. gibi çok geç bir tarihte, yani İslam’ın Ortadoğu ve Orta Asya’nın tamamında hakim olduğu bir dönemde Mitra dini sembollerinin önemli bir İslami medresenin girişine işlenmesi önemli olduğu kadar hayret uyandıran bir durum. Timurilerin hakimiyetindeki Semarkand’da Zerdüştlükteki düalist anlayışın bir versiyonunu temel dini bir öge olarak kullanan Mitra kültünün o tarihte bu denli acık ve adeta İslam’a meydan okurcasına işlenmesi kayda değer olduğu kadar cesaret isteyen bir olay olsa gerek. Bu eseri yatıran Yalangutsh Bohadir’ın nasıl bir tarihsel kişilik olduğunu ve hangi saiklerle bu motifleri buraya koydurduğunu anlamak için araştırma yapmak gerektiği içimden geçiyor.

Semarkand adeta bir acık hava müzesi. Her yerde görünmesi gereken bir şeyler var. Her görmek istediğiniz yere yaklaştığınızda kadın ya da erkek, ama çoğunlukla kadınlar adeta size av gözüyle bakarak “tickett, tickett!” diye sesleniyorlar. Registan da görevli polisler biletinizi sormayı bahane ederek bizimle diyaloğa geçiyor. Sizi özel olarak minareye çıkarabileceğini, oradan güzel fotoğraflar çekebileceğinizi, ya da başka turistik yerlere götürebileceğini söylüyor. Bir müddet insan bu duruma kızıyor, ama sonra normal görmezseniz de bu tür davranışları yabancı bir turist olarak geldiğiniz bu ülkede anlamanız gerektiğine hükmediyorsunuz. Ayrıca herkesin ekmeğini bir biçimde kazanmak diye bir zorunluğu var!

Semarkand tıpkı Buhara gibi İpek Yolu üzerinde olmasından dolayı zamanında tüccar sanatı gelişkin olan çok sayıda Yahudi nüfus barındırıyordu. Özelikle İsrail devletinin kurulmasından sonra Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi eski Sovyetler Birliği’nden de çok sayıda Yahudi vatandaşı İsrail’e göç etmiş ve SB’nin dağılmasından sonra bu göç dalgası İsrail’e ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerine daha da çoğalarak devam etti. Dolayısıyla bu topraklarda a Yahudi nüfus çok ciddi oranda azalmış durumda.

Semarkand’ı gezerken eski Yahudi Mahallasi’nı (mahalle) gezerek buradaki azınlıklar sorunu hakkına az da olsa bir bilgi ve his edinmek istedik. İlkin çatısı ve çardak payandaları ahşaptan çok eski bir mescit gittik. Özbekistan’da mescit ile cami arasında kesin bir ayırım var, biraz küçük bir camiye tesadüfen “bu cami midir?” diye sorduğunuzda size hemen “Yukh yukh bu birr masciddir!” diye cevap veriyorlar.)